Bu Pazar, hep birlikte mutlu olalım. Mutluluğu bir nebze de olsa görmeye çalışalım…
Sahi, nedir mutluluk? Hep bir mutluluk düşü kurar ve asla o düşü yaşayamayız. Çünkü hiç bir zaman memnun olmadığımız için, mutluluk denen kavramın bize çok olduğunu düşünürüz. İnsan olmanın temelinde vardır bu his. “Elinde olanın değerini bilmeyip, elinde olmayana heves etmek”. Kaçımız gözlerini bir gün boyunca kapatıp gezdi? Karanlıkların, kurdelelerle süslediği o sonsuz siyahlığı gördünüz mü? Bir gün bile sabredemezken, buna ömür boyu mahkûm olanları düşünmemek, insan olmamızdan gerek…
Yaşamımıza bakalım. Sabah kalkar işimize gider, akşam evimize döner, hafta sonu eğlenir yahut ailemizi de alır pikniğe gideriz. Bu çerçevenin dışındaki yaşamın ne anlamı var bizler için? Nasıl olsa kapımızın önünü temizleyen kişiler var, hatta başkalarının kapısının önünü temizleyenlerde var. Bunlardır işte ağır aksak bizleri karamsarlığa iten. Her Pazar pikniğe gitmek, etrafa çekirdek kabukları saçmak, mangal yakıp etrafı dumana boğmak ve doğa ile iç içe olmak değildir mutluluk. Her anımızın resminin çekildiğini unutmayalım. Yaptığımız her hareket bir görüntü olarak kaydediliyor. Peki, bu dev fotoğraf albümünde kaç güzel resmimiz var acaba?
Albüme doğru resimler koymanın vaktidir derseniz, bu hafta sonu her zamankinden farklı bir şey yapalım. Çocukluğumuzdan kalma ya da çocuğumuzun kullanmadığı bir kaç oyuncak çıkartalım. Ufak bir iki çorap ve mümkünse bir de ayakkabı alalım. Sessiz ve kimsesiz bir mahallenin taş yollarına girelim. Hani, o hep feryat eden ama duymadığımız kişilerin evlerinin önüne gidelim. Gördüğümüz ilk evin kapısını çalıp, misafir olalım. Hemen girişte bir kız çocuğu bekleyecek sizi, tazecik ayakları ile soğuk betona basan, gözlerinde bir hüzün esintisi, merakla sizi izleyecek. Önce ayaklarını giydirin, ardından oyuncağını verin... Sonrası yanağına kondurduğunuz bir busenin, gözpınarlarını doldurmasıdır artık. Dünyaları bağışladığınızı zanneden bir ufaklık ile sizin aranızdaki bağdır. Gözlerine bakmalısınız ki bir kaç saniye de olsa mutluluğu yakalayıp, görebilesiniz…
Arkamızda mutlu bir kaç yürek bırakıp yolumuzu bir barınağa çevirelim ardından. Barınakların ilk kapısından içeri girmek oldukça garip hissettirir, yüzlerce havlayan köpek, aralardan kafa uzatan hastalar ve henüz "dünya nedir ben bilmiyorum" bakışlarıyla size bakan yavrular. Hiç hareket etmeden etrafınıza bakın, birçok bölümde yüzlerce canlı sizin için bağırıyorlar. Yüzlercesi onların başına bir kez elinizi koymanız için yalvarıyorlar ve ufacık sevginiz için tüm bu kıyamet... İtiraf edin, hayatınızda hiç bu kadar ilgi görmemiştiniz, göremezsiniz de...
Neler sığdıracağız bir pazar gününe? Eğlencesiz, pikniksiz, mangalsız, oyunsuz ve gösterişsiz bir pazar yaşayacağız belki, ama bu pazar öyle bir çift göz bize bakacak ki, hayatımızda hiç bu kadar minnet duyulmayacağız. Öylesi pohpohlanacağız, öylesi bir sevgi gösterisine maruz kalacağız ki, sevileni bile tekrar gözden geçirmeyi düşüneceğiz. Çocuklarımıza, yaşadığı hayatın ve şartlarının ne kadar güzel olduğunu ‘anlatılabilinecek en güzel haliyle’ anlatacağız. Göz ucuyla bakmaktan vazgeçeceğiz yaşama ve gizliden gizliye sattığımız düşlerimizi tekrar satın alacağız…
Günün sonunda biz çoktan aradığımız sorunun yanıtını bulmuş olacağız. Ne arabadır mutluğumuz, ne de saray... Taze bir ekmeğin kokusunda, bir miniğin elindeki elma şekerindedir mutluluk... Kimi zaman bir kır çiçeğinin güneşe bakışında, çoğu zaman da kahve gözleriyle, konuşmadan anlaşabilmeyi, neler neler anlatabilmeyi bize öğreten bir yavru köpekte... Geçmişin tozlarına üfleyebiliriz artık, bu güzel sırrı paylaşmalıyız birbirimizle…
Yeniden görüşünceye dek yaşam albümünüze bu pazar bir güzel fotoğraf da siz yerleştirmeye ne dersiniz?
Sözün Özü: Güldüğümde gülen, ağladığımda ağlayacak bir dost aramıyorum. Bunu, sudaki yansımam da yapabilir… / Confucius